Bir Masanın ve Sandalyenin İngilizcesi Üzerine Düşünceler
Kayseri’de yaşıyorum, 25 yaşındayım ve günlüğüme sık sık duygularımı döküyorum. Bugün de öyle bir gün ki, hislerim o kadar karışık ki yazmadan duramadım. Dışarıda hafif bir rüzgâr var, ama içimdeki fırtına çok daha yoğun. İşte tam bu sırada, odamın köşesinde duran eski masama ve yanındaki sandalyeye baktım ve düşündüm: Masa ve sandalyenin İngilizcesi ne? “Table ve chair” diyorduk elbette, ama o an kelimeler sadece isimlerden ibaret değildi; anılarımın, hayal kırıklıklarımın ve küçük umutlarımın birer simgesi oldular.
Sabahın Sessizliği ve Küçük Bir Heyecan
Sabah uyandığımda odamda güneşin sarı ışıkları masamın yüzeyine vuruyordu. Masamın üzeri dağınıktı, defterlerim, kalemlerim, birkaç eski fotoğraf… Sandalyeye oturup defterimi açtım. İçimde bir heyecan vardı, sanki bugünkü yazı bambaşka bir şey söyleyecekti. “Table… chair…” dedim kendi kendime, İngilizce öğrenmeye çalışırken duyduğum o tuhaf ama sevgi dolu kelimeleri tekrarlayarak.
İçimdeki heyecanla karışık bir hüzün de vardı. Geçen yıl aldığım o masayı ve sandalyeyi, hayatımın küçük ama önemli bir parçası olarak görüyordum. Her sabah onları gördüğümde, hem bir şeyleri kaybettiğimi hem de yeni bir şeyler denemek için hazır olduğumu hatırlıyordum. İngilizce kelimeler, basit gibi görünen bu nesneleri bana daha özel kılıyordu. Onlara sadece “table” ve “chair” demek, sanki bir büyü yapıyormuşum gibi geliyordu—ama büyü, geçmişin ve geleceğin arasında bir köprü kuruyordu.
Öğleden Sonra ve Hayal Kırıklığı
Öğleden sonra dışarı çıktım, ama aklım hep odamdaydı. Masam ve sandalyem bana garip bir şekilde yalnızlık hissettiriyordu. Günlük yazmayı bırakalı uzun zaman olmuştu ve üzerlerinde duran kalemler sanki bana “neden yazmıyorsun?” diyordu. İçimdeki hayal kırıklığı büyüyordu.
“Table and chair,” dedim içimden. Ama bu kez kelimeler sadece isim değildi; hatırlatıcıydı. Masanın üzerindeki izler, kahve lekeleri ve sandalyenin biraz yamulmuş ayakları, bana geçen yılki umutlarımı hatırlatıyordu. Bir zamanlar hayal ettiğim planlar, tıpkı o sandalyenin eğik ayağı gibi biraz bozulmuştu. İçimde bir sıkışıklık, bir kayıp duygusu vardı. Ama aynı zamanda umut da vardı; çünkü bu masanın ve sandalyenin hâlâ orada olması, bir şeyleri yeniden denemek için bir fırsattı.
Akşam ve Küçük Bir Umut Kıvılcımı
Akşamüstü geri döndüğümde odama, masanın yanına oturdum. Dışarıda Kayseri’nin sokaklarından gelen sesler vardı; kuşlar, insanlar, bazen bir kedi miyavlaması… Masama bakarken fark ettim ki, her bir çizik ve her bir leke benim hikâyemi anlatıyordu. Sandalyeye oturdum ve defterimi açtım. “Table… chair…” dedim sessizce, ama bu kez farklı bir hisle. Kelimeler artık sadece İngilizce karşılıkları değildi; bir köprüydü, geçmişimle geleceğim arasında, küçük bir umut kıvılcımıydı.
İçimdeki duygusal ben, bir yandan kelimelerin bana verdiği sıcaklığı hissediyor, diğer yandan mühendis gibi mantıklı tarafım, bu küçük nesnelerin bana düzen ve istikrar sağladığını fark ediyordu. Masamın üzerindeki dağınıklık bile bana ilham veriyordu. Çünkü hayatta bazen düzen değil, karmaşa da yaratıcı olabilir. Sandalyeye dayanıp derin bir nefes aldım ve yazmaya başladım. Duygularımı kelimelere dökmek, her zaman içimdeki karışıklığı biraz olsun yatıştırıyordu.
Gece ve İçsel Hesaplaşma
Gece sessizliği çöktüğünde, odamın köşesindeki masam ve sandalyem bana daha çok anlam kazandırdı. Her bir çizik ve leke, geçmişin izlerini taşıyordu; her bir İngilizce kelime, öğrenmenin ve büyümenin bir hatırlatıcısıydı. İçimdeki duygusal taraf, hafif bir melankoliyle birlikte huzur bulmuştu. Mühendis tarafım ise, bu basit nesnelerin bana düzen ve odak sağladığını düşünüyordu.
Masa ve sandalyenin İngilizcesi ne sorusuna verdiğim cevap, artık basit bir tercümeden çok daha fazlaydı. Table ve chair, benim hatıralarımın, hayal kırıklıklarımın ve umutlarımın bir yansıması olmuştu. Ve ben, bu iki nesneye bakarken hem geçmişle hem de gelecekle hesaplaşıyordum. İçimdeki duygu dalgası yavaş yavaş sakinleşiyor, kalbim hafifçe rahatlıyordu.
Kayseri’nin serin gecesinde, masamın başında oturup sandalyeme yaslanırken, kelimelerin ve nesnelerin bir şekilde hayatıma dokunduğunu fark ettim. Table ve chair artık sadece İngilizce kelimeler değil, benim için bir yolculuğun sembolleri olmuştu. Yazmak, hissetmek ve anlamlandırmak… İşte o an içimde hem bir mutluluk hem de derin bir şükran hissettim.
Her gün, masam ve sandalyemle küçük bir ritüel, bir hatırlatma ve bir umut kaynağı haline gelmişti. İngilizce kelimelerle başlayan bu basit düşünce, duygularımın en samimi yansımasına dönüştü. Ve ben, her yazdığımda, hem kendimi hem de hayatımı biraz daha anlıyor, kabulleniyor ve sevmeyi öğreniyordum.